Sevgili Peygamberimiz, Müslüman olsun-olmasın, bütün çocuklara ilgi gösterirmiş. O, Medine’de yaşayan bütün çocuklara hep şefkat ve merhametle davranırmış. Bakın, Hazreti Enes ne anlatıyor :
“Peygamberimize bazı zamanlarda hizmette bulunan bir Yahudi çocuk hastalanmıştı. Birlikte, geçmiş olsun dileğinde bulunmak için onu ziyarete gittik.
Peygamberimiz çocuğun başucunda oturdu ve ona Müslüman olmasını tavsiye etti. Çocuk yanı başındaki babasının yüzüne bakınca, babası : “Peygamber’e itaat et” dedi. Çocuk da hemen Müslüman oldu. Evden büyük bir sevinçle ayrılan Peygamberimizin dilinden şu dualar dökülüyordu: “Benim vasıtam ile bir kişiyi cehennemden kurtaran Ey Rabbim! Sana hamd ü senâlar olsun…”
Evet sevgili çocuklar… İşte Peygamber Efendimiz böyleydi… Bir kişinin Allah’a iman ederek kurtuluşa ermesi, Onu son derece sevindirir, mutlu ederdi…
Geçici ölüm denilen uykuda görülen garip haller... Niçin ve ne surette rüya görüyoruz? Bu bir fenomendir. İlk insan'ın yaratılışından bu güne kadar filozoflar, bilim adamları çeşitli şekillerde açıklamışlar, düşünmüşler, fakat rüyayı kesin bir şekilde belirleyememişlerdir. Ancak şu kadarını bilmemizde fayda vardır ki rüya, büyük ve soyut bir dünyadır.
Aynı zamanda rüya, öldükten sonraki yaşantımız ile de ilişkilidir. Bu ilişkiyi yakalamak, temiz duygu ve ruh temizliğiyle ancak mümkün olabilmektedir. Rüya ile çok ince gerçekler keşfedilmiş ve sonsuza kadar da keşfedilmeye devam edilecektir. Chicago üniversitesi uyku araştırmalarından Allan Rechtschaffen uykunun hiç bir fonksiyonu olmadığını tespit etmiştir. Adale yorgunluklarının azalmasına rağmen vücudun dinlenmesi için uykuya ihtiyacı olmadığını söylemiştir. Çünkü vücudumuzdaki hücrelerin kendi kendilerini tamir etme yeteneği vardır. Araştırmacıların tespitlerine göre bu esnada faaliyetten uzak olmasına, ya dinlenme veya uyku durumunda bulunmasına da gerek yoktur. Uyku sırasında alınan EEG kayıtları üzerinde yapılan incelemelerde beyinde faaliyetsizlik görülmemiştir.
İngiltere Milli Fizik Laboratuarı Kompütür bilimleri bölümünde psikolog araştırmacı Dr. Evans'a göre uykunun tek maksadı rüya görmemiz için, zemin hazırlamasıdır. Stanford Tıp Merkezi Uyku Kliniği doktoru Dr.William Dument'in görüşüne göre ise; rüya görmek son derece önemlidir. Rüyalar fiziki dengenin oluşmasını sağlamaktadır.
Bilimsel Tarif
Biyoloji süratle gelişirken rüyaları bilinç altındaki beyin olaylarına bağladı. Ne var ki, rüyaların zamanı aşan farklılıkları kimsenin gözünden kaçmış değildir. İstisna denerek uzun süre konuya ters açıdan bakıldı.
Ünlü bir bilim adamı "Fizik ve Biyolojide istisna olmaz. Tek bir olayın bile açıklanması gerekir." hükmü ile metafizik olaylara bilimsel bir kapı araladı.
Rüyalar metafizik bir olaydır. İç dünyamızdan doğar. Zaman ötesi nitelikleri ile birlikte bilinç altına yansıyarak bize ulaşır. Bu arada bilincin ve şuur altının şekillerine ve fotoğraflarına bürünür.
Zaten eski psikiatristlerin rüyaları bilinç altı diye nitelendirmesi onların bu özelliklerinden gelir. Hatta iç dünyadan gelen rüya olayının bilinç altında doğmaz. İçimizdeki ben den bize gelen mesajlardır. Bunun önemli delilleri vardır.
Rüyalar çok kısa sürede görülür. Uyandığımız zaman 15 - 20 dakika anlattığımız rüya bilimsel olarak ispatlanmıştır ki, bir kaç saniyede görülmüştür. İç dünyadaki kişiliğimizin madde ötesi olması sebebi ile rüyalarda zaman ötesinde cereyan eder. Birkaç saniyelik süre rüyanın şuur altına, oradan bilince geçmesi süresidir. Yoksa rüyada zaman sıfırdır.
Rüyalarda bir iç spiker vardır. Gördüğümüz bir rüyayı anlatırken "Bir şehre gitmiştim. Orası filanca şehirmiş. Bir kimse gördüm o filanca imiş." dediğimiz zaman bu bilgiyi bize birinin görünmeden söylediğini fark ederiz. İşte bu spiker iç dünyamızdaki ben, asıl kişiliğimizdir.
Rüyalar bazen açıkça bazen üstü kapalı olaylara bürünmüş olarak geleceği haber vermektedir. Bilim tarihinde ve günlük hayatımızda geleceği olduğu gibi gösteren rüyalara sık rastlanmıştır. Bilim tarihine geçen bu tarz ünlü bir rüya Abraham Linkol' ün rüyasıdır.
Bazı rüyalar açık değildir şekillere bürünmüş gizlenmiştir. Bu rüyanın şuur altından geçerken aldığı fotoğraflardan meydana gelen karışık bir şekildir. Rüya yorumu bu karışık şekillerin analizi anlamını taşımaktadır. Gelecekten haber veren içimizdeki öz varlığımız, ölümsüz olan madde ötesi yanımızdır.
Kan şekerinin yükselmesine şeker hastalığı denir (tıptaki adıyla diyabet) denir.Şeker ölçümü, genellikle hastalar aç iken alınan kanda yapılır. Bu ölçümle elde edilen şeker değerine "açlık kan şeker" denir. Açlık kan şekeri değeri 110'un üzerinde ise hasta şeker riski açısından doktoru tarafından uyarılır. Halbuki, hastaya şekerli bir gıda verilip kanı alınarak ölçüm yapıldığında elde edilen şeker değerine"tokluk kan şekeri" denir. Açlık kan şekeri normal iken, tokluk kan şekeri yüksek olan duruma "gizli şeker hastalığı" denir. Bunun tıptaki adı "glukoz tolerans bozukluğu"dur.
Gizli Şekerin Nasıl Tanısı Konur?
Gizli şekerin tanısı sadece "şeker yükleme testi" adı verilen, kısaca "OGTT" olarak adlandırılan testle konulur. Açlık kan şekeri ölçülerek hastaya "gizli şeker hastalığı var" denilemez.
Şeker Yükleme Testi (OGTT) Nasıl Yapılmalıdır?
Hasta yaklaşık 8-12 saatlik bir açlıktan sonra önce aç iken kanı ve idrarı alınır. "Sıfırıncı saat" alınan bu kanda şeker ve insülin hormonu ve idrarda ise şeker ölçümü yapılır. Daha sonra, hastaya standart bir doz (75 gram) sıvı glukoz verilir. Takiben 60.dakika, 120.dakika, ve 180.dakikalarda kan ve idrar numuneleri alınıp kanda şeker ve insülin, idrarda ise şeker ölçümü yapılır. Sadece kan şekeri ölçerek, idarda şeker ölçümü ve kanda insülin ölçümü yapılmadan uygulanan şeker yükleme testleri yeterince güvenilir ve yarıntılı sonuçlar vermez. Ayrıca, açlık kan şekerini aldıktan sonra hastaya "Git dışarıda kuvvetli bir kahvaltı yap gel" deyip de bu kahvaltıdan sonra kanını alarak "şeker yükleme testi" yapmak doğru ve gerçekci bir yaklaşım tarzı değildir.
Şeker Yükleme Testi Nasıl Yorumlanır?
Normalde; açlık kan şekeri 110'un altında olması, insülin ölçüm yapan boratuvarın kullandığı kitin normal değerinin içinde olması, idrarda ise hiç şeker olmaması gerekir. Açlık kan şekeri 140'ın üzerinde ise kesinlikle şeker yükleme testi yapılmaz, tehlikelidir. 60.dakikada alınan kandaki şeker düzeyi açlık şeker düzeyine göre 50-60 birimden daha fazla yükselirse, vücudun şekeri yeterince kullanamadığı, kanda şekerin biriktiği kabul edilir. Bu durumda 60.dakikad alınan idrar örneğinde şeker çıkabilir veya çıkmayabilir. İdrarda şeker çıkarsa, bu önemli bir bulgudur.
60.dakikada kanda ölçülen insülin yeterince veya fazlaca yükseldiği halde kanda ölçülen şeker, açlık kan şekeri düzeyinin 60 birimden daha fazla üsünde saptanırsa, buna insülin'e dirençli gizli şeker hastalığı (glukoz tolerans bozkuluğu)denir. Eğer, 60.dakikada kanda insülin yeterince yükselemezse, bu durumda pankreasın yeterince insülin üretemediği kabul edilir ki buna insülin yetmezliğine bağlı gizli şeker hastalığı denir.
Eğer, 60.dakikada kandaki şeker açlıkta ölçülen şeker düzeyinden daha düşük çıkarsa buna datokluk şeker düşüklüğü (tokluk hipoglisemisi)denir. Bu son gruptaki hastalar, yemek yedikten kısa süre sonra acıkır, bir şeyler yemezse sinirli olur, soğuk terleme görülür.
Aynı şekilde 120.dakika ve 180.dakikalardaki kan şekeri, kan insülin değerleri ve idrardaki şeker değerlerine bakılarak şeker metabolizması hakkında çok kıymetli bilgiler elde edilir.
Gizli Şeker Kendini Belli Etmez.
Gzili şeker, sessizdir, kendini belli etmez. Gizli şeker hastalığı olanlar, yemeklerden sonra uyuklar, çabuk uykusu gelir. Erkenden yakalanırsa hastanın kilo vermesi ve sağlıklı beslenme kurallarına uyması sağlanarak ve bazı ilaçlar kullanılarak şeker hastalığının ortaya çıkması önlenir. Eğer erkenden tanı konulmazsa henüz gzili şeker safhasında iken bile idrara şeker çıkması sonucu böbreklerde enfeksiyon ve böbrek yetmezliği tehlikesi artar. Ayrıca, gizli şeker hastalığı şişmanlığın en önemli nedenlerinden biridir.
Ailesinde Şeker Hastalığı Olanlar Dikkat
Gerek gizli şeker hastalığı, gerekse şeker hastalığı ırsi geçiş söz konusudur. Bu nednele ailseinde, kan yakınlığı olan akrabalarında şeker hastalığı olduğu bilinenlerin şeker yükselme testi (OGTT) yaptırması tavsiye edilir. Kendisinde şeker hastalığı olduğu bilinenlere şeker yükleme testi yapılamaz, tehlikelidir.
BU YAZIYI SEVGİLİ ECEDEN http://ecay.blogcu.com/ALDIM VE BENDE SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM OUYUN BAKALIM NEDEN "ALO" DERMİŞİZ....
Neden Alo Deriz?
Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell'i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır
Birinci vazifen bulaşık, çamaşır ve kocana sahip çıkmaktır.Mevcudiyetinin yegane temeli budur.Kocan en kıymetli hazinendir. Seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek kaynanan ve görümcelerin olabilir. Birgün evliliğini kurtarmak mecburiyetine düşersen vazifeye atılmak için bulaşık ve çamaşırı düşünmeyeceksin. Bu durum elektriğin ve suyun kesildiği anda ortaya çıkabilir.Evliliğine tecavüz etmek isteyen kaynanan görümcelerin ve hayatta emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Hayatta kılıbık kocan zor bir ihtimalde olsa da başka bir bayana göz dikmiş olabilir. Aileniz fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey asil Türk kadını işte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen yuvanı kurtarmaktır. Anasının kuzusu olan kocanı adam etmek senin elindedir. İhtiyaç duyduğun merdane dolabın sol üst köşesinde saklıdır... ******>******>
AJDA PEKKAN: Hiçbir vesikalık fotoğrafında birbirine benzememe rekoru...
MUSTAFA TOPALOĞLU: Uzaya çıkmamış tek uzaylı olma rekoru...
B. ECEVİT: En seri başbakan olma rekoru...
HÜSAMETTİN ÖZKAN : En iyi yardımcı oyuncu rekoru..
S. DEMİREL : 40 yıl ülkeyi yönetip hiçbir terslikten sorumlu olmadığını söyleyip umut olma rekoru...
T. ÇİLLER: Bir cümle içinde en çok pot kırma rekoru...
HÜLYA AVŞAR: Bir koltuğa bir bostan sığdırma rekoru...
M. BÜYÜKERMAN : Konusu her ne olursa olsun her soruya mankenlerden bahsederek yanıt verme rekoru...
ERKAN MUMCU: En hızlı çıkış , fırça yeme ve en hızlı özür dileme rekoru...
05 EDİ : Herkesle kavga edip sevilmediği halde , fenerlilerin oylarıyla yarışma kazanma rekoru...
VJ LER: 10 dakikada 20 kere evet ile başlayan cümle kurabilme rekoru...
VATANDAŞ: Batan bankaları vergileriyle kurtarma rekoru...
HINCAL ULUÇ : Maydanoza en çok benzeme rekoru...
FATİH TERİM : İtalyada bir yıl içinde iki kere tahta geçip iki kere tahttan indirilen tek imparator olma ve sadece mimiklerini kullanarak bir maçı 90 dk. anlatabilme rekoru...
MEDYA : Her dalda en olma rekorunu medya kırdı...
ORHAN PAMUK : En çok sattığı halde en az okunma rekoru...
BÜLENT KORKMAZ VE HASAN ŞAŞ : Futbol oynamak yerine yeşil sahada hakemle konuşma rekoru....
MUSTAFA DENİZLİ : Hiçbir maça aynı kadroyla çıkmama rekoru...
RAPAİÇ : En uzun adale sakatlığı geçirme rekoru...
REHA MUHTAR : Yetişkin ve sağlıklı bir sığırı 4 soruda yere yıkma rekoru..
BANU ALKAN : Şarkı söyleyerek bir göl dolusu kurbağayı kaçırma rekoru...
Kimileri romantik bir yeryüzü cenneti arar, kimileri eğlencesi hiç bitmeyen hareketli yerleri, Kimileri ise macerayı, heyecanı. Okyanus adaları tüm bu hayalleri gerçekleştirmek için bire bir. Hele birde balayı için gidilmişse tadına doyum olmayan yerler. Nereler mi ? İşte size bir kaç örnek.
MALDİV ADALARI: Hint Okyanusu'nda binlerce mercan adasından oluşan Maldivler plajları, tropik bitki örtüsü, sualtı ve üstü güzellikleri ve her türlü su sporları ile tam bir tatil cennetidir. Maldivler, tüm bu güzellikleri kaybolmayan doğal kimliğiyle ziyaretçisine sunar.Mauritius: Hint Okyanusu'nun güneybatısındaki mercan kuşağında yer alan bu ada, tropikal bitki örtüsü, gümüş grisi kumsalları, turkuaz lagünleri, renkli kültürel yapısı, yerlilerin saga müziği ve danslarıyla tatilcilere unutulmayacak anlar yaşatır. ŞEYŞEL ADALARI: Hint Okyanusu'nda doğal yapısını en iyi korumuş mercan adalarından biridir. En büyük ada Mahe, botanik bahçesi, saat kulesi ve dünyada bir tek burada yetişen "deniz cevizi" ağaçlarıyla süslü milli parkı ile ziyaretçilerin ilgisini çeker. Doğallık ve romantizm dışında, adalar su sporları, sualtı güzellikleri, golf, atçılık ve sağlık merkezleriyle de ilgi çeker.
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu. Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun" diye sordu... Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi. Adam "İllâ da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip, "Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat" dedi. Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı. Adam sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder." diye düşündü. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"... Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı... Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi... "Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler babacığım"... Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı. Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?... Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı... Çocuk "Param vardı ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı; "İşte 20 milyon... Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."
Her geçen gün yokluğu, haklılığı daha çok belli oluyor. Sanki yattığı yerden "Ben size demedim mi?" diyor. O, akıl, bağımsızlık, onur, insanlık simgesiydi. Tarihte onun kadar uzun -bir çağdan öbür çağa- atlayış yapan kaç kişi vardı?
İhaneti, irticayı, "bizi yutmak isteyen emperyalizm" i ve "bizi mahvetmek isteyen kapitalizm" i de o kadar iyi tanıyormuş ki, "İstikbalde dahi seni bu kıymetli hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedhahların olacaktır" diye uyardı. Ve dediği aynen çıktı!
O gün yer yerinden oynadı. Dolmabahçe'de, sıkışıklıktan 11 kişi ezilerek öldü. Ayın 19'unda cenaze Sarayburnu'ndan Yavuz zırhlısına götürüldü. İzmit Ortaokulu'nda son sınıf öğrencisiydim. " Üssü Bahri Kumandanlığı" iskelesinde bekleştiğimizde, saat 20.00 sularında, karanlıkta, 5 dakikada bir patlayarak yaklaşan top seslerini duyduk. Motorla iskeleye çıkarılan cenazeyi, önde "mülki ve askeri erkân", arkada biz öğrenciler, gara götürüp, Chopin' in Cenaze Marşı eşliğinde, son yolculuğunda Ankara'ya yolladık. Orada ağlamayan var mıydı, bilmem. Aslında, Türkiye ağlıyordu.
Ankara'daki törene dünyanın dört bir yanından gelen devlet, hükümet başkanları ve askeri birlikler katıldı. Çanakkale'de onunla çarpışan ve sağ kolunu yitiren Fransız General Gourrot , " Seni selamlamak için bir kolum daha var" diyerek katafalkın önünde sol kolu ile selam durdu!
Vahdettin' i kaçıran İngiliz Malaya zırhlısı, kendini bağışlatmak için İstanbul'a gelip selam durdu!
Etten kemikten bir ölümlünün yücelebileceği başka hangi yükselti olabilir?
Eroica Senfonisi'ni Napoleon' a ithaf etmiş iken onun imparator olması üzerine bunu " Büyük bir kahramanın anısına" diye değiştiren Beethoven , çağdaşı olsaydı, yapıtını Atatürk' e adamaz mıydı? Aradığı " kahraman "ı onda bulmaz mıydı?
Bir Rus tarihçi, kitabında dünyanın gelmiş geçmiş 10 kişisi arasına Atatürk'ü aldı. Ankara'daki Çin Büyükelçisi "Atatürk'ü Çin'de tanımayan yok gibidir. Atatürk, okullarda ders olarak okutuluyor. Atatürk tarih yarattı" diye konuştu. Küba'da onun anıtı dikildi. Fidel Castro " Atatürk en büyük devrimcidir!" dedi. Gelin görün ki, mum dibine ışık vermiyor. Atatürk'ün en büyük düşmanları, kendi ülkesinde!
***
Ne var ki, bugün ağlaşma günü değildir. 10 Kasım direnme günüdür!
Türkiye nereye gidiyor? Daha doğrusu, nereye götürülüyor? Çünkü emperyalizmin yaşandığı günümüzde hiçbir şey rastlantı değildir, boy hedefi ülke de, Ortadoğu'nun ortasındaki Türkiye'dir! Ne idik, ne olduk? Bağımsızdık, bağımlı olduk. "Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için" diyor, "İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz" marşları söylüyorduk; imtiyazlı, sınıflı olduk. OECD ülkeleri arasında sosyal eşitlikte en gerideyiz (Moody's, 1990-1992 istatistikleri). "Dahili ve harici bedhahlar" var, iç ve dış düşman, işbirlikçiler var. Atatürk'ün yerine geçen Atatürk düşmanları 10 Kasım'da Anıtkabir'de dizi dizi dizilip "İzindeyiz" diyerek saygı duruşunda bulunacaklar! Ne yüzle?
Meşruiyet, her gün adım adım çiğnenmekte.. Devletin içine mollalar tıka basa doldurulmakta... Düşman vatanın bağrına hançerini dayamakta, Başbakan, Bush' tan alacağı yeni talimata hazırlanmakta... Nereye dek?
***
Kırmızı çizgi sadece Güneydoğu'da değil. Meşruiyetin sınırının saptanması da üniversiteleri, hukukçuları, baroları, YÖK'ü, sendikaları, kitle örgütleri... ile birlikte hukukun önünde... Meşruiyetin bekçileri, kadınıyla, gençliğiyle, Cumhuriyet mitinglerini dolduran milyonlarıyla, "Cumhuriyeti korumak ve kollamakla görevli" olanlarıyla bu meşruiyeti korumak durumunda... O meşruiyet çizgisi 27 Mayıs'ta Tahkikat Komisyonu ile çiğnenmiş ve İsmet İnönü tarafından " Siz ihtilali meşru kıldınız" biçiminde, doğru olarak değerlendirilmişti. Bugün de ufak, sessiz, sivil darbelerden tırmandırılan bir " Erdoğan Anayasası" Atatürk Cumhuriyeti ve meşruiyeti değiştirilmek isteniyor.
10 Kasım, ağlaşma değil, direnme ve Atatürk Cumhuriyeti'ni savunma günüdür. 70 milyon herkesin Anıtkabir'dekine verilecek bir hesabı vardır.
Kızkulesi'nin ulaşılmazlığı nedeniyle, insanlar onun içinde yaşanılanlar hakkında çok fazla bilgiye sahip olamamışlar ve içi ile ilgili hikayeler anlatmak ve düşler kurmak ile yetinmişlerdir.
Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye;
Ovidius'un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero'nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero Afrodit'in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır.
Yıllar sonra Afrodit'in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros'un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros'un yüzerek kuleye geldigi fırtınalı bir günde Hero'nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi'nden boğazın sularına bırakır. Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi vardır. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak ölecegi söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya'nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır. En son anlatılan hikaye ise Osmanlı Dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi'nin askerleri ile Kızkulesi'ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru'nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikayedir. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar'dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen "Atı alan Üsküdar'ı geçti" lafı bu hikayeden gelir. Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir. Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız-Kulesi ismini vermişlerdir.
Antikçağ'da Arkla (küçük kale) ve Damialis (dana yavrusu) adları ile anılan kule, bir ara da Tour Leandros ismi ile ün yapmıştır.Şimdi ise "Kızkulesi" ismi ile bütünleşmiş ve bu ismi ile anılmaktadır.
Yemek,Gezi,Takı,çocuk sağlığı
YAVRUMA DUYDUGUM ÖZLEM İÇİN AÇTIM BU SİTEYİ KISA BİR SÜRE AYRI İDİ BENDEN AMA ÇOK ŞÜKÜR ARTIK YANIMDA RABBİM KİMSEYİ YAVRUSUNDAN AYIRMASIN....
Son Yorumlar
<%Son Yorumlar%>